Beslenme bir bilimdir ve bilimde inanışa yer yoktur.

Geçen ay Instagram’da paylaştığım ve oldukça beğenilen 10 postluk yazı dizisini daha kalıcı olması adına burada da paylaşmak istedim.

Beslenme konusunda doğru bir algı oluşturmak adına yazdıklarımın herkese yardımcı olacağını umuyorum. Çevrenizde bu yazıyı okumaktan yarar göreceğini düşündüğünüz kişiler varsa, onlarla lütfen bu yazıyı paylaşın.

 

1) Son zamanlarda gördüğüm birkaç haber nedeniyle bunları yazmak istedim…

 

Beslenmenin bir bilim olduğuna ve kişisel görüşe ya da inanışa yer olmadığını belirterek başlamam gerekiyor. Beslenmenin bilimden çok bir inanca dönüştüğünde işler çok yanlış bir noktaya gidebiliyor. Son birkaç haftada gördüğüm bir haberde Youtube’da neredeyse 1 milyona yakın takipçisi olan ve beslenme konusunda hiçbir eğitimi olmadığı halde beslenme tavsiyeleri veren ve beslenme konusunda e-booklar satan bir kişinin raw-vegan beslenmesi sonucunda regl kesilmesi yaşamasını, “zaten regl olmak vücudun detoksifikasyon yöntemi, regl gerekli bir şey değil” diyerek açıkladığının (yanlış, üreme çağındaki bir kadının regl görmemesi sağlık için iyi değil kötü bir durum) haberini ve Belçikada bir bebeğin doğduktan 3 ay sonra anne sütünden kesilip mama yerine glutensiz bir “superfood” karışımıyla beslenip 7 aylıkken hayatını kaybetmesi (buradaki yanlışlıktan bahsetmeme gerek yok sanırım) haberini gördükten sonra bunları yazmak istedim.

Her zaman doğru bilgiyi ve beslenme biliminin temellerini paylaşmaya çalıştım, bilgi kirliliğine bir nebze olsun elimden geldiğince karşı koymaya çalıştım hala da aynı amaçla şu an okuduğunuz satırları paylaşıyorum. 3 senedir Instagram’da bilgi içerikli postlar paylaşıyorum. Bu zamana kadar pozitif bir tutumla doğru olanı paylaşıp, yanlış olana dikkat çekmemenin daha doğru olduğunu düşündüm. Fakat maalesef “sağlıklı beslenme” global olarak öyle bir yere geldi ki, yukarıdaki haberler ve benzeri hikayeleri maalesef artık gün aşırı okur olduk. Beslenme maalesef bir bilimden çok bir inanç haline gelmeye başladı ve bu çok yanlış. Bu gibi hikayeleri okudukça yanlışlardan da bahsetmenin ve neyin niye yanlış olduğunu açıklamanın gerekli olduğunu düşünmeye başladım.

 


 

2) Konteks beslenmedeki en önemli şeydir. 

 

Birçok kişi beslenme konusunda maalesef konteksin önemini unutuyor. Beslenmede her şey kişinin bireyin fiziksel özelliklerine, hedeflerine, hareket seviyesine ve hastalık durumuna göre belirlenmesi gerektiğini bir yiyeceğe ya da bir uygulamaya hiçbir konteks olmadan “iyi” ya da “kötü” etiketi koymanın mümkün olmadığını, ve beslenmenin bu kadar indirgemeci bir tutumla siyah beyaz gibi iki zıt noktaya çekilemeyeceğini, çekildiğindeyse yanlış düşüncelere neden olabildiği maalesef çoğunlukla unutuluyor.

Konteks ne demek bunu biraz açıklamak istiyorum:

Örneğin Ayşe’nin güneş alerjisi olsun diyelim, Ayşe bu nedenle güneşten uzak durmalı, Ayşe’ye güneş iyi gelmiyor.

Bu demek değil ki, herkes güneşten uzak durmalı, güneş herkes için zararlı bir şey. Ayşe’nin özel bir sağlık sorunu var, ve bu nedenle dikkat etmesi gereken bir şey var. Fakat Ayşe’nin özel durumu, hiçbir sağlık sorunu olmayan Leyla’nın güneşten uzak durması gerektiği anlamına gelmiyor. Aksine hiçbir sağlık sorunu olmayan Leyla’nın güneş alerjisi varmış gibi güneşten korkması ya da uzak durması uzun vadede Leyla’da D vitamin eksikliği yapabilir ve Leyla’nın sağlığını negatif etkileyebilir çünkü D vitamin sentezi için güneş ışığı gereklidir.

Bu minik hikayeyi beslenmeye ve besin gruplarına uygulayın şimdi… Ne demek istediğimi anladığınızı düşünüyorum.

 


 

3) “Beslenme bir bilimdir, bir düşünce değil.”

 

Şimdi beslenme bir bilimdir ve kişisel görüşe, yoruma değil bilimsel veriye bakılmalıdır.

Örneğimiz ketojenik diyet olsun. Ketojenik diyet son zamanlarda moda olan terapötik yani hastalık tedavi etmek için kullanılan bir diyettir. Hastalık tedavisinde kullanılan bu diyette, günlük çok düşük oranda karbonhidrat alınmalı – tüketilen sebze türleri bile çoğu zaman yeşil yapraklı sebzelerle sınırlandırılmalıdır. Ketojenik diyet ekstrem ve oldukça kısıtlı bir diyettir.

Ketojenik diyetin epilepsi ya da Alzheimer vb nörodejeneratif hastalık tedavilerinde kullanıldığı ve bazı bilimsel çalışmalarda ketojenik diyet uygulamasının bir grup hastada pozitif sonuçlar gösterdiği biliniyor. Fakat az önce belirttiğim üzere bu terapötik yani tedavi amaçlı kullanılan bir diyettir.

Bu diyeti sağlıklı bir kişinin uygulaması gerektiği anlamına gelmiyor. Bkz: Güneş alerjisi olan Ayşe örneği.

Aksine sağlık peşinde koşan bir kişi ketojenik beslenmek adına sebze ve meyve tüketimini hiç gerek olmadığı halde ciddi miktarda kısıtlarsa ve bunun sonucu olarak uzun vadeli sağlık anlamında iyi bir şey yapmaya çalışırken kendi sağlığını negatif etkiliyor olabilir. Unutulmaması gerekiyor ki uzun vadeli sağlık konusunda beslenmedeki en önemli parametre taze sebze ve meyve tüketimidir ve ketojenik beslenme prensip olarak bu parametreyle taban tabana zıt haldeyken, sağlıklı olmak için ketojenik beslenmenin gerekliliğini iddia etmek bilimden çok inanç kaynaklıdır.

 


 

4) “Cherry picking” ve “personal bias” 

 

İnsanların bilimsel verilerin bütününe bakmak yerine “cherry picking” denen şekilde selektif, kendi hipotezini kanıtlayacak çalışmaları cımbızla çekip bulması bilimsel doğruluk anlamında hiçbir şey ifade etmektedir. Bilimde her zaman hipotez çürütülmeye çalışılır, çünkü kişi işinin ne kadar uzmanı olursa olsun kendi düşüncelerini destekleyecek şeylere yönelmeye meyillidir, ve buna “personal bias” yani kişisel önyargı denir.

Ketojenik diyet örneğinden devam edecek olursak, ketojenik diyetin insan sağlığı için en doğru beslenme şekli olduğunu düşünen bir kişi ya da bir doktor düşüncesini destekleyen birkaç biyokimyasal mekanizma ya da dünya üzerinde ketojenik beslenen bir popülasyonu referans olarak gösterir ve bunu “kanıtlarsa” kendi kişisel önyargısına malup olmuş olur. Çünkü dünyanın bir çok yerinde 100’ü aşkın yıl yaşayan ve bol karbonhidratlı beslenen toplumları ve buradan çıkan çalışmaları ya da Bolivya’daki “Dünya’nın en sağlıklı kabilesi olarak yeni bir araştırma sonucunda belgelenen ve %70-80 oranında karbonhidratla beslenen ve fiziksel olarak oldukça aktif olan kabileyi ve bu çalışmayı (Kaplan ve ark., 2017) gözardı etmiş olur.

Ek olarak, sağlığın aslen bir yaşam tarzına bağlı olduğunu ve sağlık parametreleriyle beslenme dışındaki birçok yaşam tarzı öğesinin etkileştiğini gözlemlemez ya da hesaba katmazsa yine taraflı bir yaklaşımla kendi önyargısına düşmüş olur.

İnsan vücudu çok farklı makrobesin oranlarıyla hayatta kalabilecek bir yapıya sahiptir ve ideal makrobesin oranları, kişinin fiziksel özelliklerine, hedeflerine, hareket seviyesine, damak tadına, kültürüne vb şeylere göre belirlenmelidir.

İlla şu şekilde besleneceğim diye katı çizgilerle kendinizi kısıtlamak ya da kişinin antropometrik ya da yaşam tarzı olmak üzere hiçbir özelliğine ya da hedeflerine bakılmaksızın bir beslenme paterninin “ideal” olduğunu düşünmek, bilim değil bir inanıştır ve bu insanlarda yiyecekler hakkında yanlış düşüncelere, anormal yeme davranışlarına, takıntılara ve yeme bozukluklarına neden olabildiği gibi en başta bahsettiğim haberleri yaratan hikayelere de neden olabilmektedir.

 


 

5) Yanlışın niye yanlış olduğunu açıklamak en az doğru bilgi paylaşmak kadar önemlidir. 

 

Bu zamana kadar her zaman pozitif paylaşım yapmaya, doğru ve tarafsız bilgiyi paylaşıp negatif paylaşım yapmamaya çalıştım fakat durum öyle bir noktaya geldi ki beslenme hakkındaki yanlış inançlar ya da çarpıtılmış, taraflı bir gözlük tarafından görülen bilgilerin insanları ne kadar yanlış yönlendirdiğini, yiyecekler hakkında korku oluşturduğunu, anormal yeme davranışlarına yönelttiğini ve belki de yeme bozukluklarına neden olduğunu gözlemledikçe sessiz kalamıyorum.

Kişisel ya da taraflı görüş, doğru bilgi demek değildir.

Genel olarak birazı iyiyse daha fazlası daha da iyidir mantığı çoğu zaman beslenmede işe yaramıyor.

Beslenme konusunda, birileri çıkarları doğrultusunda bir şeyleri çarpıttığı, abarttığı ya da konteks faktörünü hiç düşünmediği için bilgi kirliliği oluşuyor ve zamanla katlanarak büyüyor. Unutmayın ki insanın doğasında ekstremlere yönelmek var, ve çoğu kişi karekteri gereği belki de ekstremleri daha uygun ve “denge”li olmayı sıkıcı buluyor fakat ekstremler kısa müddette kolay takip edilebilir olsa da uzun vadede “denge” çoğu kişiye istediği sonucu veriyor. Bu sonuç kilo vermek de olabilir, uzun vadeli sağlıklı olmakta.

 

Sağlık bir ömür bir kişinin beslenme hakkındaki taraflı ve elitist düşüncelerinden değil doğru bir yaşam tarzından geçiyor. Ne beslenme, ne hareket, ne sosyalleşme ne de stres yönetimi size tek başına sağlıklı bir ömrün garantisini verebilir. Bunlar puzzle’ın birer parçası ve önemli olan tek bir parçayı doğru yerek koymak yerine puzzle’ı tamamlamaktır. 

 

Ekstremler çoğu zaman insanların yiyeceklerle olan ilişkisine zarar verip, yiyeceklere karşı algısını değiştiriyor. Ekstrem uygulamalar ve kısıtlanmalar bir süre sonra kontrol edilemez yeme içme isteğine neden olabiliyor. Evet beslenme bir bilim fakat uygulamalı bir bilim ve beslenme bilimini uyguladığınız kişiler laboratuvar faresi değil de kanlı canlı insansa bu insanların psikolojileri de göz önünde bulundurulmalıdır.

Lütfen aklınızdan çıkarmayın, beslenmede bir uygulama ne kadar ekstremse genellikle iddialar da o kadar ekstrem oluyor. Dediğim gibi normalde pozitif içerik koymaya çalışıyorum ama sosyal medyadaki bu “sağlık” akımı insanları anormal düşüncelere ve davranışlara yönlendirebiliyor. Yiyeceklerle ilgili yanlış inanışlara ve korkulara neden olabiliyor ve bu nedenle pozitif içeriğin yanında, son zamanlarda neyin niye yanlış olduğundan da bahsetmenin de önemli olduğunu düşünmeye başladım.

 

Lütfen beslenmenin her zaman kontekse bağlı olduğu ve her yiyeceğin beslenmede bir yeri olabileceğini aklınızda tutun.

 

Örnek olarak pizzaya bakacak olursak, pizza yoğun kalorili bir yiyecek olduğu için kilo vermeye çalışan bir kişi için iyi bir tercih olmayacakken, triatlona hazırlanan ve günde 2 kere uzun mesafe antrenman yapan bir kişi için, kolayca kalorik ihtiyacını karşılayabileceği, kolay sindirilen ve hızlıca glikojen depolarını dolduracak iyi bir tercih olabilir. Kontekse bakmadan bir şeylere “iyi” ya da “kötü” diye etiketler koymayın, koyanları da lütfen dinlememeye çalışın. Çünkü beslenme siyah beyaz gibi iki zıt uç değil ve katı bir çizgiyle ikiye ayrılmıyor.

 


 

6) “Pseudoscience” – Sözdebilim

 

Bilimsel bir kanıt olmadan, bireysel düşünceler doğrultusunda farklı alanlardaki çalışmaları birleştirip, hipotez kanıtlamak bilim değil, sözde bilimdir.

Maalesef bu tarz bir yaklaşımın daha önce düşük yağ akımına ve milyonların yanlış yönlendirilmesine neden olmuşken göre göre şu an da dünya çapında karbonhidrat ya da glutenle ilgili aynı yolda ilerleniyor olduğunu görmek oldukça üzücü. Üstelik glutenle ilgili bu konuda uzman dünyanın bir numaralı araştırmacıları bunun tam tersini söylerken. Yağ ve low fat akımının nasıl ortaya çıktığını nasıl, taraflı bir bakış açısı ve kendi hipotezini kanıtlamak isteyen taraflı bir kişi yüzünden beslenmenin yıllarca yanlış bir varsayım üzerinden ilerlediğini daha önce 7 Numaralı yazımda anlatmıştım. İlgilenenler okuyabilir.

 

Çoğu kişi okuduğu bilimsel çalışmayı anlayabilecek, metodolojik hataları fark edebilecek ya da çalışmayı doğru şekilde yorumlayabilecek yetkinlikte değil. Bu yetkinliği tabii ki yüksek eğitimle sağlamak mümkün. Herkesin beslenme konusunda yüksek eğitim almasına gerek yok fakat doğru kişiye ve doğru bilgiye ulaşmanın aslında bu kadar kolay olduğu bir devirde, herhangi bir konuda beslenme konusunda hiçbir eğitimi olmayan kişileri takip edip doğru bilgiden çok taraflı görüşler edinmek yerine konularında uzman kişileri, bilimsel makaleleri dışında Twitter’dan, podcast’lardan ya da internetteki bloglarından takip etmek okumak mümkün. Beslenme konusunda galeyana gelmek ve ekstremlere yönelmek yerine farklı kişilerin ve konu her neyse bu konudaki uzmanların yorumlamalarını dinlemek bence en doğrusu. Bu arada altını çizeyim ben uzmanım, beni dinleyin de demiyorum, çünkü bunu demek beslenme alanında çalışan birçok akademisyen ve araştırmacıya haksızlık olur. Bence bir konunun gerçekten “uzman”ı olabilmek için yüksek eğitim gerekiyor ve beslenme alanında iki adet master tamamlamış olmama rağmen doktora yapmaya karar vermiş olmamın ve 2018’de doktoraya başlıyor olmamın da ana nedeni bu aslında.

 


 

7) Taraflı görüşlere değil beslenme prensiplerine önem verin.

 

Ben her zaman kişisel görüşümü eklemeden beslenme prensiplerini ve tarafsız bilgi paylaşmaya çalıştım halen de aynı gayeyle bunları yazıyorum fakat bu tarafsız bilgiler çoğu zaman kişisel görüşlerle çarpışıyor ve birilerinin hoşuna gitmeyecek fakat bu konuda maalesef benim yapabileceğim bir şey yok.

En başta dediğim gibi bilimde inanışa ya da kişisel görüşlere yer yok.

Her PubMed kullanabilen kişinin farelerde ya da hücre kütüründeki çalışmaları bulup kişisel fikrini desteklemesi kişisel önyargıdan başka bir şey değil. Ve tekrarlayayım, bu doğru bilgi demek de değil.

Bunları yazmış olmam biliyorum belki negatif yorumlara neden olacak ya da kritik edileceğim fakat kritik edilmemenin tek yolu, hiçbir şey yazmamak, paylaşmamak ve en nihayetinde beslenme konusunda doğru bilgiyi paylaşma tutkumdan vazgeçmek.

Tekrar belirteyim; sağlık kimsenin taraflı ve elitist düşüncelerinden ibaret değil ve beslenme bir bilim ve bilimde inanışlara yer yok.

 


 

8) “Her şey zehirdir ve zehirsiz bir şey yoktur. Bir şeyi zehir yapmayan tek şey dozudur.” – Paracelsus.

 

Paracelsus’un bu meşhur sözü aslında beslenmeye de rahatlıkla uyarlanabiliyor.

Örneğin su hayatta kalmak için insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyken, bir insan bir oturuşta çok fazla (6 litre+) su içtiğinde su zehirlenmesi nedeniyle mineral kaybından ölüyor.

Ya da güneş ışığı D vitamini sentezi için gerekliyken, çok fazla güneş ışığına maruz kalmak kanser riskini ciddi şekilde arttırıyor.

Lif sağlıklı bir sindirim sistemi ve düzenli tuvalete çıkabilmek için gerekliyken fazlası gaz, şişkinlik vb. sıkıntılara neden olup bağırsak hareketlerini negatif etkileyebiliyor.

Bu örneklerde görüldüğü üzere, herhangi bir şeye miktara dikkat etmeden “iyi” ya da “kötü” şeklinde etiket koymak doğru değildir. Yiyecekleri “iyi” ya da “kötü” şeklinde etiketlendirmek, konteks gözetmeksizin yapılan bu etiketlendirmeler yiyecekler hakkında yanlış inanışlara neden olabildiği gibi anormal yeme davranışlarına ve takıntılara da neden olabiliyor. Ve bu etiketlendirmelerin kaynağı çoğunlukla beslenme biliminden ziyade, kişisel görüşler ve inanışlardır.

 

Yiyeceklere “iyi” ya da “kötü” şeklinde etiketler koymak yerine yiyecekleri biraz daha detaylı şekilde anlamaya çalışmak, iyi ya da kötünün tüketilen miktara, sıklığa ve kontekse bağlı olduğunu her zaman akılda tutmak oldukça önemlidir. Örneğin karbonhidratın ne olduğunu, aşağı yukarı günlük karbonhidrat ihtiyacının ne kadar olduğunu, hangi yiyecekte ne kadar karbonhidrat olduğunu bilmek, yulaf ezmesi yerine sevdiğiniz bir bisküviden 1-2 tane yiyebilip kendinizi kötü hissettirmeyecek ana şey aslında. Belki bisküvi yulaf kadar size tok tutmayacak belki de yulaf kadar “sağlıklı” olmayacak fakat bunu isteyince yapabileceğinizi bilmek, psikolojik olarak sağlıklı beslenme konusunda da kilo vermek konusunda da sizi uzun vadede çok daha iyi bir yere götürecek.

Bu örnek ve buna benzer bir çok örnek yaratmak mümkün. Lütfen genel geçer beslenmeyle ilgili bir şeyler okurken, “iyi” ve “kötü” şeklinde yiyecekleri etiketlememeye çalışın. Okuduğunuz şey doğrultusunda bilgilenin ve bilinçli tercihler yapmaya çalışın. Mantığınızı kullanmaya, karşı görüşlere yer vermeye çalışın.

 


 

9) Sağlıklı bir kişinin beslenmesi ve bir hastalığı olan kişinin beslenmesi birbirinden ciddi şekilde ayrılmaktadır. 

 

Şimdi güneş alerjisi olan Ayşe’ye geri dönelim; Ayşe’nin güneş alerjisi olduğu için güneşten uzak durması gerekiyordu değil mi? İşte aynı benzetme aslında sağlıklı ve hasta bireylerin beslenmesi için de geçerlidir.

Sağlıklı bir insanın besinsel olarak gereklilikleriyle hasta bir kişinin gereklilikleri çoğu zaman birbirinden ciddi şekilde ayrılmaktadır. Hiçbir sağlık sorununuz yoksa lütfen beslenme anlamında kendinizi ince detaylarda boğmayın. Durup dururken topluca besin gruplarını beslenmenizden çıkarmayın. Yiyeceklerle olan ilişkinizi bozmaya, yiyeceklerle düşman olmaya hiç gerek yok. Eğer bir akut veya kronik hastalığınız varsa bu durumda yapılması gerekenlerle ilgili özellikle sosyal medya üzerinden bilgi almaya çalışmak, size sağlık buldurabileceği gibi sağlığınızdan ya da kafa sağlığınızdan da ettirebilir, lütfen bunu da aklınızın bir kenarında tutun. Hastalığınız neyse konunun uzmanına görünün ve onun tavsiyelerini dinleyin.

Beslenmenin bir trend olmasından dolayı herkes birşeyler yazıyor ve çiziyor, fakat okuduğunuz bilgiyi paylaşanı ya da bilginin kaynağını iyice sorgulamayı lütfen ihmal etmeyin. Kişisel görüşleri ya da taraflı bilgileri, “doğru bilgi” olarak almayın.

Sağlık ve hastalık beslenmesi arasındaki farktan bahsederken takviyelere de değinmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Takviye almalı mıyım? Ya da takviyeler gerekli mi? gibi soruların maalesef tek bir cevabı yok.

Örneğin demir eksikliği had safhada olan bir kişi için demir takviyesi gerekliyken, demir eksikliği olmayan ve dengeli beslenen bir kişi için demir takviyesi gerekli değildir ya da iskorbüt hastalığı olan birinin takviye olarak C vitamini alması oldukça önemli ve hastalığı ortadan kaldırabilecekken sağlıklı ve dengeli beslenen bir kişi için gerekli değildir. Yukarıda da bahsettiğim üzere konteks bir besini, takviyeyi ya da uygulamayı iyi ya da kötü yapan şeydir. Lütfen beslenme konusunda konteksin ne kadar önemli olduğunu aklınızdan çıkarmamaya çalışın ve kontekse bakmaksızın bir şeye iyi ya da kötü demeyin, dedirtmeyin.

 


 

10) Beslenme ve bilgi kirliliği

 

Son zamanlarda beslenmeyle ilgili internetteki bilgi kirliliğinin ana nedenlerinden birinin beslenmenin temel prensiplerine odaklanmak, önem vermekten ziyade, kişilerin taraflı görüşlerinin ve inanışlarının paylaşılması olduğunu düşünüyorum. Keza inanışların ne boyutlara ulaşabildiğini en baştaki haberlerde görmüştük.

Bunun sonucunda bazı besinlere karşı gereksiz bir korku, kontekse bakılmadan besin gruplarını öcüleştirme ve sonrasında anormal yeme davranışları ve yeme bozuklukları peşinden gelebiliyor.

Bir örnek vermek gerekirse: Ayşe kilo vermeye karar verdi, son zamanlarda glutenin “kötü” bir şey olduğunu duymuştu ve gluteni kesti diyelim. Yani Ayşe artık ekmek, makarna, kek, bisküvi vb unlu mamülleri tüketmiyor. Ayşe kısa bir sürede ciddi bir kilo verdi. Sonrasında kendi kendine düşündü ki… “Demek ki bunca yıl kilo sorumun nedeni glutenmiş” ve akabinde  tecrübelerini internet üzerinden paylaşmaya başladı. Ayşe’nin blogunu okuyan birçok kişi “hmmm demek ki gluteni kesince kilo veriliyor” diye, gluteni kesmeye başladı.

Fakat Ayşe bilmiyor ya da düşünmüyor ki aslında kilo vermesine neden olan prensip gluten tüketmeyi bırakması değil, gluten tüketmeyi bırakınca yemeyi bıraktığı ekmek, makarna ve bilimum unlu mamül sayesinde günlük kalori alımının azalmasıydı. Ayşe aslında bunu bilseydi ya da buna dikkat çekseydi, insanlarla daha doğru bir mesaj paylaşıyor olabilirdi ve insanlara glutenle ilgili yanlış bir bilgi paylaşmış olmazdı. Tek bir besini öcüleştirmek maalesef çok kolay, fakat daha önce benzer bir yaklaşımla yağı şeytan ilan edilip, low fat trendinin bu şekilde çıktığını ve bunun insanların uzun vadeli sağlığı için iyi bir şeyle sonuçlanmadığını biliyoruz. Bu nedenle de lütfen doğruluğundan emin olmadığınız bir bilgiyi doğruymuş gibi paylaşmayın. Tecrübelerden beslenme prensibi yaratmayın. Beslenme bir bilim ve bilimde inanışa yer yok, lütfen bunu unutmayın. Bilimle inanış karıştığında başta paylaştığım gibi korkutucu haberlere neden olabilecek hikayeler ortaya çıkabiliyor lütfen bunu da hatırlayın.

 

Bunları yazmamın nedeni kimseyi hedef göstermek ya da polemiğe girmek değil. Sadece okuyanlarda beslenme konusunda doğru bir bakış açısına sahip olabilmelerini sağlamak. Umarım faydalı olmuştur. Herkese sağlıklı günler diliyorum :)

 


 

BONUS – İnternette beslenmeyle ilgili Twitter, Youtube gibi ortamlardan, bloglarından veya basındaki yazılarından takip edebileceğiniz konularında uzman kişiler:

Prof. Kevin Whelan – Bağırsak sağlığı, mikrobiyota, IBS, IBD, FODMAP

Dr. Giles Yeo – Genetik ve beslenme

Dr. Alessio Fasano – Gluten, gluten hassasiyeti, çölyak hastalığı ve diğer otoimmün hastalıklarla beslenme ilişkisi

Dr. Stephan Guyenet – Sinirbilim, beslenme davranışları ve beyin

Dr. Charlotte Hardman – Yeme davranışı, yeme bağımlılığı ve iştah

Dr. Spencer Nadolsky – Obezite, beslenme hayat tarzı yönetimi

Dr. Bill Lagakos – Sirkadiyen ritim ve beslenme

Dr. George Du Toit – Alerji ve beslenme

Dr. Dave Stukus – Alerji ve beslenme

Prof. Asker Jeukendrup – Performans beslenmesi

Prof. Stuart Phillips – Kas ve protein metabolizması

Dr. Layne Norton – Sporcu beslenmesi

Dr. Jose Antonio – Sporcu beslenmesi

 

Beslenme dostu, sözdebilim düşmanları:

Prof. Timothy Caulfield

Dr. Laura Thomas

Dr. Dylan Mackay

Dr. Yoni Freedhoff

Dr. Brad Dieter

Martin MacDonald

Angry Chef – Anthony Warner

 

İyi okumalar! :)

1 Yorum
  • Asli Sabanci
    Haziran 8, 2017

    Supheci yaklasim uzerine yaptigin vurgu bence cok faydali ve bunu aslinda daha da cok yapmaliyiz cunku sadece beslenme / saglik degil, aslinda her konuda sagduyu kullanmayi ve arastirarak inanmayi pratik etmeye ihtiyacimiz var. Iyi ki bu konularda oncu oluyorsun, kendi adima kocaman tesekkurler.

    Bu arada, Dr. Brad Dieter’in soyadindaki talihsizlik :)

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir